15 February 2007

Tüketici neyi duyduğuna değil , nereden duyduğuna bakar


Okuduğum bir kitapta şöyle bir hikaye geçiyordu : Kendini mutsuz hisseden bir kişi psikoloğa gidiyor , psikolog ise hayatın güzel olduğundan , yaşanmaya değer olduğundan bahsediyordu. Fakat kendisini mutsuz hisseden kişi doktora inanmıyordu : çünkü o bir doktordu ve işini yapıyordu…

Peki reklam kuşağı başladığında , reklamlar yazısıyla birlikte tüketici hangi gözlükle bu reklamları seyrediyor.Tüketiciye verdiği mesajlar hangi algılama içerisinden geçiyor.Reklamlar , reklamlar başlığıyla yayınlanmaya başladığında “ hayat güzeldir” mesajı ne kadar inandırıcı olabiliyor.

Okuduğum kitaptaki mutsuz kişi mutluluğu doktorun tavsiyelerinde değil , yine doktorla aynı şeyleri söyleyen yakın bir arkadaşının anlattıklarında buluyordu. Tüketici de reklamlar kuşağına mağruz kalırken ekranda gördüklerine değil , kulaktan kulağa duyduğu fısıltılara inanıyor.

TwitterTakip

1 comment:

A. Selim Tuncer said...

Şu yazımın sonunu şöyle bağlamıştım:

Bir; kesinlikle ve kesinlikle tüketiciyi/seyirciyi aptal yerine koyma ya da ebleh sanma! İki; üstat Stanislavski’yi ticari bir işe alet ediyorum ama, reklam filmi, “Ben reklam değilim.” algısı yaratma başarısını gösterebilmeli, izleyicisini kendi dünyasının içine çekebilmelidir. Üç; şimdi de Marksist-Leninist hedeflerini ve kapitalizm eleştirisini bir yana koyup (Çok kötüyüz, çok!) Bertolt Brecht’i işin içine sokalım, eğer reklam filmi “Ben reklam filmiyim.” diyecekse, ayrıca şunu da demelidir: “Reklam filmiyim, ama bak, seni de işini içine sokuyorum, düşündürüyorum, zekanı ödüllendiriyorum, hatta eğlendiriyorum. Daha ne istiyorsun?”

free web site hit counters

Image Hosted by ImageShack.us
 
Image Hosted by ImageShack.us